Şubat 2026’da yaklaşık 20 gün boyunca Suriye’deydim. Şam, Halep, El-Bab, İdlib, Lazkiye, Hama ve bu şehirlerin köylerinde dolaştım. Suriyelilerin evlerine misafir oldum, mahallelerinde gezdim; onlarla tanışıp oturdum, çaylarını içip uzun uzun muhabbet ettim.
Beni en çok etkileyen ve kalbime dokunan şey, karşılaştığım insanların duruşu oldu. Öylesine ince, öylesine edepli insanlarla bir aradaydım ki, bizzat o sokakları gezip o insanların edebini ve nezaketini görünce aklıma Yunus Emre’nin o meşhur tespiti ve sözü geldi:
“Gezdim Halep ile Şam’ı, eyledim ilmi talep,
Meğer ilim bir hiç imiş, illâ edep illâ edep.”
O insanların halini gördükten sonra anladım; edebin merkezi hiç şüphesiz Şam’mış. Yunus bunu asırlar önce tam yerinde tespit etmiş ve ben bu sözün ağırlığını, gerçek anlatılmak isteneni bizzat orada yaşayarak çok daha iyi idrak ettim.
Fakat bu güzel insanların içinde bulunduğu manzara ne yazık ki oldukça ağırdı. Suriye'deki binaların neredeyse %70’i ortadan ikiye ayrılmıştı; adeta yok olmuş gibi duran bu harabelerin bazılarının içinde insanlar hâlâ yaşamaya devam ediyordu. Savaş sonrasında elektrik direklerinin neredeyse tamamı yıkılmıştı. Halkın %70’inin ne elektriğe ve suya erişimi neredeyse yok ve bu durum tam 10 senedir aynı şekilde sürüyor. Elektriksiz, susuz bir hayat sürdürülmeye çalışılıyor; insanların iş bulabilmesi ise neredeyse imkânsız.
Bu mahrumiyetin ortasında hayatında hiç telefon kullanmamış gençler ve çocuklar, bilgisayarla hiç tanışmamış, okuma yazma dahi bilmeyen onlarca genç ve çocuk...
Umarım hayatımız boyunca onlar için elimizden geleni yapabilir ve bölgedeki tüm insanların yanında durmaya devam edebiliriz.